Putların Çeşitleri

sponsorlu baglantilar:

Arapların putları üç türlü isim taşımaktadırlar. Sanem, vesen, Nusup, Sanem: (esnam) madenden insan şeklinde yapılan puta denir. Vesen: taştan veya ağaçtan, insan şeklinde yapılan puta verilen isimdir.

Nusup ise, muayyen bir suret ve şekli olmayıp tapmak için kullanılan taşa denir. Ve bunların içinde yapılışları en süslü olan Yemen’dekilerin putları idi. Çünkü onlarda sanat daha ileriydi.

Bu putların içinde en büyüğü Hübel denilen put idi. Denildiğine göre bu put insan suretinde olup akikten yapılmıştı. Sonraları kolunun biri kırılınca Kureyş kırılan kolun yerine altından bir kol takmışlardı. Hübel bütün putların başı sayılırdır. Bu koca pu Mekke’de ve Kâbe’de bulunurdu. Etraftan hac için gelenler, onu tavaf ve ziyaret ederlerdi. Araplar dualarını ona yaparlardı ve kurbanlarını ona takdim ederlerdi.

Araplarda putperetslik o kadar yayılmıştı ki, yalnız mabetlerindeki putlarla iktifa etmezlerdi. Çoğunun evlerinde de putları ve tapınacak taşları bulunurdu. Evinden çıkarken ve evine dönerken ona tavaf eder, bir yolculuğa çıkıp sefere giderken puttan izin alır; onu da beraberinde götürürlerdi.

Bu hususta Hazret-i Ömer’den rivayet olunan şu hikaye çok acayiptir.

Şanlı Halife Hazret-i Ömer diyor ki: Cahiliyet devrinde iken yaptığımız iki iş vardı ki, onlar aklıma gelince birine ağlarım, diğerine ise gülerim. Beni ağlatan o acı hatıra şudur: Kız evlatlarımızı diri diri toprağa gömerdik. Hiçbir şeyden haberi olmayan o masum yavruları hangi yürekli bu feci cinayeti işlerdik bilmem. Onu hatırladıkça yüreğim sızlar, ciğerim parçalanır, ağlarım.

Beni gülmeye sevk eden gülünç şey ise şudur:

Cahiliyet döneminde evlerimizde putlarımız bulunurdu. Bir sefere çıkacağımız zaman yanımızda bulunmak üzere undan, helvadan o putların bir suretini yapardık. Yolculuğumuz esnasında onlara tapardık. Sonra yolda aç kalınca o helvadan yaptığımız putları yerdik. Biraz önce taptığımız putu midemize indirirdik. Bundan daha gülünç bir şey var mıdır? Bunu hatırladıkça ne kadar akılsızca işler yaptığımıza gülmekten kendimi alamam.

İşte cahiliyet devrinde Arapların putperestliği bu kadar gülünç manzaralar arz etmekte idi. Her muhitin ve kabilenin kendine mahsus birer putu vardı. En meşhur olan putlar şunlardı:

Lât: Bu put Taifte bulunurdu. Sakif kabilesi buna tapardı.
Uzzâ: Bunun yeri Mekke idi. Kureyş ve Kinâne kabileleri bu puta taparlardı.
Menât: Medinelilerin putu idi. Evs, Hazrec ve Gassan kabileleri buna taparlardı.
Vedd: Dumetü’l Cende’de idi. Kalb kabilesinin taptığı bir puttu.
Suvâ: Hüzeyl kabilesinin putu idi.
Yegus: Mizhac ile Yemen’deki bazı kabilelerin taptığı puttu.
Yeûk: Bu da Yemen’de bulunurdu, Hemdan kabilesine aitti.

Bütün bu putların reisi olan koca put (Hübel) adını taşırdı. Ve bidayette Kabe’nin üstüne yerleştirilmişti. Kureyş harp zamanlarında ona iltica ederler, ondan medet umarlardı.

Arabistan’a ilk putu getiren adamın Amr namıyla Ma’rûf Rebîa b. Hârise adında biri olduğunu söylerler. Bu adam bir aralık Kabe’nin mütevellisi olmuş, Suriye’ye yaptığı bir seyehat esnasında bir şehir halkının taştan yontulmuş putlara taptıklarını görmüş, bunun sebebini sormuş, onlar da putların kendi emellerini yerine getirdiğini, harplerde kendilerine zafer kazandırdığını, kuraklık zamanda yağmur gönderdiğini söylemişler. O da buna inanarak oradan bir kaç put alıp onları kabe’nin etrafına dizmişti. Mekke şehri ve Kabe bütün arapların mukaddes tanıdıkları bir yer olduğundan oraya yerleşen putlar, yavaş yavaş bütün arabistan yarımadasına, Araplar arasına yayılmıştır.

Arapların en eski putu (Menât) idi. Medine halkı olan Evs ve Hazrec kabileleri buna kurbanlar takdim ederler, ona taparlardı. Yâkut Hamavî’nin (Mu’cemü’l-Büldân) adlı eserinde verdiği malumata göre: Araplar arasında putperestliğin bu kadar geniş bir surette yayılmasının sebebi, Arapların Mekke’yi ziyaret, Kabe’yi tavafları esnasında Kabe etrafında taşları toplamaları ve onları Kabe’deki putlarına göre yontmaları, sonra yurtlarına götürerek onlara tapmaya başlamalarıdır.

Araplar içinde mecûsî olanlar da vardı.

Yemen’deki (Hımyer) kabilesi ateşperestti. (Kinane) kabilesi Ay’a tapardı. (Temim) kabilesi (Deburan) namında iki yıldıza taparlardı. (Kays) Kabilesi (Şî’râ) yıldızına, Esed kabilesi Utarid’e, Lâhm ve Cüzam kabileleri Müşteri’ye taparlardı. Arapların içinde putları tanrı olarak tanımayıp da, onları Allah’a tekarrub için bir vasıta addedenler de vardı. Kur’an-ı Kerim’de bu noktaya işaret ederek onların halini şöyle anlatır:

Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz. (1)

Kur’an’ın bu beyanından anlıyoruz ki, Araplar putperest olmakla beraber içlerinde ulûhiyetin bu tal yığınlarından, ağaç parçalarından üstün olduğunu büsbütün unutmayanlar da vardı. Yeri, göğü yaratan bir Allah mevcuttur. Kur’an bu hakikati şöyle beyan etmektedir:

putlar arabistan cahiliyet devri

“Onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve Ay’ı kim muhassar kıldı? diye soracak olursan, muhakkak, Allah derler. O halde neden sapıtıyorlar?”

Araplar koyu bir şirk içinde yüzmekle beraber içlerinde kâdir bir Allah tanımak fikri büsbütün sönmüş değildi. Kimi puta tapar, kimisi putu Allah’a yaklaşmak için vasıta yapar, kimisi geniş zamanında Allah’ı unutur, yakası dara gelince: Allah’ım diye niyaz ederdi. Kur’an-ı Kerim bu hali de şöyle beyan eder: “Onlar gemilere bindimi denizde Allah’a samimiyetle yalvarırlar, kurtulup da karaya çıktılarmı, bir de bakarsınız ki, Allah’a şerik koşuyorlar.” (Ankebût Sûresi) Kur’an-ı Kerim’in bundan on dört asır önce ilan ettiği bu hakikatler bugün eski eserlerin tetkikatıyla da aynen meydana çıkıyor. Alman müşteşrikleri “Dinler ve Ahlak ansiklopedisinde birinci cildi 664′üncü sayfasında hülâsa olarak şöyle diyorlar:

“San’a’nın kitabelerinde Allah kelimesi (Helle) şeklinde görülmektedir. Bu kelime Nebatilerin ve şimali Arabistan’ın eski kabilelerinde ism-i hasların bir kısmını teşkil ediyordu. Nebatilerin lisanında (Allah) kelimesi tek bir tanrı ismi olarak geçmemektedir. Fakat San’a kitabelerinde bu kelime görülüyor. Daha sonraları putperestler bu kelimeyi kullanmışlkardır.” (Asr-ı Saadet – C. 1.). Zaten bu kelime hakkında inceleme yapanlar onun (El-ilâh) aslında olup muhtelif tanrılara ıtlak olunurken (Allah) kelimesi kaadir-i mutlak olan Zât-ı Ecellü A’lâya ait bir has isim olarak istimal edildiğini söylüyorlar.

Arabistan‘da Yahudilik ve Hristiyanlık, yani bu iki semavi din biraz yayılmış bulunuyordu. Fakat hristiyanların mezhep kavgaları, yahudilerin din mücadeleleri bu iki dinin araplarca benimsenmesine engel olmuştur. Gassân ve Rebîa kabilelerinin hristiyan oldukları rivayet olunmaktadır.

Mekke’de (Varaka b. Nevfel) hristiyanlık hakkında iyi bilgi sahibi idi; ve Kitâb-ı Mukaddes’i İbrânî aslından mütâlaa edebiliyordu.

Hıcır, Kinâne (Hars ve Kinde) kabileleri ise yahudi dininde idiler. Medine’de yahudilerin tesiri çok fazlaydı. Meşhur şair İmrü’l-Kays’ın çağdaşı olan Semev’el namındaki şair bir yahudi idi. Bu şair arap edebiyatında vefakarlıkla, sözünün eri olmakla şöhret ve nam almıştır. Gerek hristiyan ve gerekse yahudiler semavi din sahibi olduklarından ve ellerinde mukaddes kitapları bulunduklarından bunlara (Ehl-i kitap) derlerdi. Bu tabir Araplar arasında pek şây’ idi. Kur’an-ı Kerim’de, hristiyanlar ve yahudiler hakkında bu tabiri kullanır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.